Kadının İnsan Hakları Derneği “Devletin Uzağında, Dayanışmanın Eşiğinde: İstanbul’da Kadınların Yoksullaşma Deneyimleri” araştırma raporunu yayınladı.
Kadının İnsan Hakları Derneği (KİH), 26 Aralık 2025’te İstanbul Beyoğlu’nda düzenlenen etkinliğinde “Devletin Uzağında, Dayanışmanın Eşiğinde: İstanbul’da Kadınların Yoksullaşma Deneyimleri” başlıklı araştırma raporunu ve politika önerilerini kamuoyuyla paylaştı. Dissensus Araştırma tarafından yürütülen araştırma, İstanbul’da yaşayan (bir kısmı İSMEK’ten eğitim alan) 40 kadınla gerçekleşen yüz yüze görüşmeler ve kadın yoksulluğu üzerine çalışan uzmanlar ve aktivistlerle yapılan odak gruplara dayanıyor. Rapor, kadınların yoksullaşmaya bağlı olarak şekillenen gündelik yaşam pratikleri, kadınların istihdam, barınma, bakım yükü, sağlık ve eğitime erişim, şiddetten uzaklaşma ve adalete erişim başta olmak üzere temel haklara erişimde yaşadıkları deneyimler, yoksulluk ve yoksulluğun yarattığı duygusal tahribatla baş etme yolları ve kadınların arzuları ve ihtiyaç duydukları kamusal hizmet ve politikalar mercek altına alınıyor. Raporda kadın yoksulluğunun salt bir gelir eksikliğinden daha fazlası olduğu, güvencesiz istihdam, barınma krizi, bakım emeği, sağlık, eğitim ve adalete erişimde yaşanan eşitsizlikler ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği gibi yapısal faktörlerle iç içe geçtiği vurgulanıyor.
Toplantının açılış konuşmasını yapan Kadının İnsan Hakları Derneği’nden Ebru Batık, konuşmasında derneğin bu sürecinin yoksulluğun toplumsal cinsiyet, erkek şiddeti ve haklara erişimle bağlantısını kurmak ve kadınların yoksullukla mücadele biçimlerine bakmak için bir araştırma yapma fikriyle 2021 yılında başladığının altını çizdi. Batık, araştırmanın kadınların gündelik yaşam deneyimlerinden yola çıkarak hazırlandığını vurguladı.
“Kriz atmosferi” ve gündelik hayatta yoksulluğun yansımaları
Araştırma bulgularını sunan KİH ekibinden Ezel Buse Sönmezocak ve Yıldız Taghizade ise kadınların yoksulluğu yalnızca gelir kaybı olarak değil, istihdamdan barınmaya, sağlıktan adalete kadar temel haklara erişimde bir yoksunlaşma süreci olarak deneyimlediklerini ifade etti.
Araştırmanın yöntemi ve çerçevesini aktaran Yıldız Taghizade, raporun tespit ettiği “kriz atmosferi” kavramının altını çizerek, ekonomik ve toplumsal krizlerin olağanüstü bir dönem olmaktan çıkıp gündelik hayatın kalıcı bir parçası haline geldiğini ifade etti. Bu atmosferin kadınlar açısından; gıda harcamalarını kısmak, çocukların ihtiyaçlarını önceleyip kendi ihtiyaçlarını ertelemek, sağlık hizmetini geciktirmek, kamusal hayattan çekilmek gibi pratiklerle somutlaştığını ifade etti. Ezel Buse Sönmezocak ise, kadın yoksulluğunun yalnızca gelir eksikliği olmadığını; güvencesiz istihdam, barınma krizi, sağlık ve eğitim hizmetlerine erişimdeki eşitsizlikler ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle iç içe geçmiş yapısal bir sorun olduğunu vurguladı.
“Ücretli iş kadınlar için var olma ve güçlenme yolu; ama kapılar kadınların yüzüne kapanıyor”
Etkinlikte paylaşılan bulgulara göre kadınlar, ekonomik bağımsızlıklarını kazanmanın, kendilerini güçlendirmenin ve toplumsal hayata katılmanın yolu olarak ücretli işi görüyor. Ancak kadınların düşük ücret, güvencesizlik, işyerinde taciz ve baskı nedeniyle insan onuruna yaraşır işlere erişemediği aktarıldı. Kadınların işten ayrıldıklarında, eğitimleri ne olursa olsun yeniden iş bulmakta zorlandıkları; bu nedenle ağır çalışma koşullarına katlanmak zorunda kaldıkları belirtildi.
Kadınların ücretli işte çalışsalar bile ev içi bakım yükünü taşımaya devam ettiği vurgulandı. Çocuk, yaşlı ve engelli bakımının kamusal bir hizmet olarak sunulmamasının kadınların düzenli ve güvenceli işlerde çalışmasını engellediğini; bu durumun kadınları hem zamansal hem ekonomik bir yoksulluk döngüsüne sürüklediğini belirtildi.
Araştırmada öne çıkan başlıklardan birinin de barınma krizi olduğu ifade edildi. İstanbul’da tüm gelir gruplarından kadınların artan kiralar nedeniyle barınma sorunu yaşadığı; özellikle dar gelirli kadınların semt değiştirmek, aile evine dönmek ya da şiddet gördükleri evlerde yaşamak zorunda kaldıklarını aktarıldı. Barınma krizinin kadınlar üzerinde ciddi bir psikolojik yıkım yarattığı vurgulandı.
Sağlık hizmetlerine erişimle ilgili olaraksa devlet hastanelerindeki yoğunluk ve özel hastanelerin yüksek maliyeti nedeniyle kadınların tedavilerini ertelemek zorunda kaldığı, sağlık hizmetlerine erişemeyen kadınların giderek aktar, şifacı vb. daha fazla alternatif metodlara kaymak zorunda hissettiği aktarıldı.
KİH, yoksulluğun kadınların şiddetten uzaklaşmasının önündeki en büyük engellerden biri olduğunu vurguladı. Ekonomik güvencesizlik, barınma sorunu ve kamusal destek mekanizmalarının yetersizliği nedeniyle kadınların şiddet ortamlarından ayrılamadıkları, boşanma sonrası ise çoğu zaman yeniden aile evine dönmek zorunda kaldıkları, ancak bu dönüşlerin her zaman güvenli, destekleyici ya da kadınların özerkliğini güçlendiren bir çözüm sunmadığı aktarıldı.
Hukuki süreçlere ilişkin bulguları paylaşan KİH, boşanma davalarının uzun ve maliyetli olmasının, özellikle avukata erişememenin kadınların adalete erişimini zorlaştırdığını söyledi. Erkeklerin nafaka ödemediği veya ödese bile çok düşük miktarlarda ödediği ve özellikle boşanma aşamasında nafakanın erkekler tarafından bir baskı ve kontrol aracına dönüştüğü, bunun özellikle boşanmış kadınların yoksulluğunu derinleştirdiği ifade edildi.
Araştırmada görüşülen kadınların, geçim mücadelesi nedeniyle kaygı, stres ve umutsuzluk yaşadıkları; sosyal hayattan çekildikleri ve yalnızlaştıkları aktarıldı. KİH, kadınların yalnızca temel ihtiyaçlarından değil, eğitim, güvenceli iş, ev sahibi olma ve “rahat bir uyku” gibi arzularından da feragat etmek zorunda kaldıklarını paylaştı.
Makroekonomi ve kadın yoksulluğu
Araştırma bulgularının aktarılmasının ardından İpek İlkkaracan ise kadın yoksulluğunu bakım emeği ve makroekonomi bağlamında ele aldı. İlkkaracan, bakım emeğinin büyük ölçüde kadınların omuzlarında olduğunu; Türkiye’de günlük bakım emeğinin yaklaşık %86’sının kadınlar tarafından üstlenildiğini ve bunun kadınları ciddi bir zaman yoksulluğuna sürüklediğini paylaştı.
Bu eşitsizliğin, kadınların istihdama katılımını sınırladığını, güvenceli işlerde kalıcılığı zorlaştırdığını ve kadın yoksulluğunu yeniden ürettiğini vurgulayan İlkkaracan, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ekonomik kriz dönemlerinde daha da görünür hale geldiğini belirtti. Sunumda ayrıca, yoksulluk ve sosyal dışlanma riskinin kadınlar açısından erkeklere kıyasla daha yüksek olduğuna dikkat çekildi.
İstihdamda da büyük bir uçurum olduğunu vurgulayan İlkkaracan: TÜİK 2020–2024 verilerini paylaşarak paylaşarak, kadın-erkek istihdam farkının yaklaşık 35 puan; 3 yaş altı çocuğu olan 25–49 yaş grubunda bu farkın çok daha derin olduğunu vurguladı.
Ücretsiz bakım emeğinin, ücretli işgücü piyasasında toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini nasıl derinleştirdiğini; bu eşitsizliklerin eğitimden istihdama, servet birikiminden emeklilik ve sosyal güvenliğe kadar kadınların yaşamlarının tüm aşamalarını nasıl etkilediğini ayrıntılı biçimde ele alan İlkkaracan, kadın yoksulluğunun yapısal nedenlerine dikkat çekti.
Kadın yoksulluğuna karşı feminist mücadele
Raporda öne çıkan politika önerileri arasında; insan onuruna yaraşır ücretli iş olanakları, kamusal bakım hizmetlerinin yaygınlaşması ve erişilebilir hale getirilmesi, güvencesiz/kayıt dışı çalışmanın denetlenmesi, toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten adil ücret politikaları, barınma krizine karşı koruyucu politikalar, sağlığa ve adalete erişimi güçlendiren mekanizmalar bulunuyor. Kadın yoksulluğunun sosyal devletin yokluğu ve kadınları güvencesizliğe mahkum eden kamu politikalarının doğrudan sonucu olduğunun vurgulandığı etkinlik “Kadın yoksulluğunu bitirmek için en önemli yol, evde–işte–her yerde toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele etmek. Raporumuzun yoksulluğa karşı feminist mücadelemize katkı sunmasını umuyoruz” dileğiyle sona erdi.
“Devletin Uzağında, Dayanışmanın Eşiğinde: İstanbul’da Kadınların Yoksullaşma Deneyimleri” başlıklı araştırma raporuna ve politika önerilerine Kadının İnsan Hakları Derneği’nin web sitesi üzerinden ulaşılabilir.